BALIKESİR’DE DEDELER, YATIRLAR VE MEZARLIKLAR

    İçindekiler

    Konu                                    Sayfa

    Önsöz                                        
    Giriş
    Balıkesir Merkez Karesi ve Altıeylül ilçelerindeki tescilli dede ve yatırlar 
    Arap Dedesi
    Arap Kılcı Dedesi
    Balım Sultan Türbesi
    Ayşebacı Hikâyesi
    Bardakkıran Dedesi
    Çırpılı Dede
    Fatma Sultan Türbesi
    Fatma Yavaşça Mezarı (Türbesi)
    Hacı Ali Cami Mezarı
    Hacı İbrahim Efendi Türbesi
    Hasan Baba (Eskici) Türbesi
    Horasan Dede Türbesi
            Horoz Dede
    İshak Baba Türbesi
    Karamani Mehmet Efendi Mezarı
    Karesi Bey Türbesi
     Karaoğlan Mezarı
    Kız Dede, Kadın Dede, Çakıcı Dede
    Kilci Oğlu Türbesi
    Kuddusi Ahmet Efendi
    Paşa Sultan (Töm Dede)
    Pir Ali Mezarı
    Salih Dede (Salihli Türbe)
    Sallak Türbe
    Sinan Dede (Gelin Dede, Kız Dedesi, Telli Baba, Mum Dedesi)
    Soğanlı Dede (İlyas Dede)
    Şehitler Anıtı
            Şehit Erkekoğlu Ahmet Mezarı
    Şeyh Lütfullah Efendi Haziresi
    Veli Şemsüddin (Ayaklı Dede)
    Üçpınarlıoğlu Hayrettin Türbesi
    Zağnos Paşa Türbesi
    Mezarlıklar
    Ali Şuuri Efendi Mezarı                                     Ağabeyzade Süleyman Efendi Mezarlığı
    Asri Mezarlık
    Balım Sultan Mezarlığı
    Başçeşme Mezarlığı
    Çınarlıdere Mezarlığı
    Garipler Mezarlığı
    Hasan Baba Mezarlığı
    İlyaslar Mezarlığı
    Kayabey Mezarlığı (Üçpınarlıoğlu Hayrettin Türbesi Haziresi Deli Mustafa Mezarlığı
    Paşa Sultan (Töm Dede) Mezarlığı)                                 Salih Dede (Salihli) Mezarlığı
    Sütlüce Mezarlığı
    Söğütlüpınar Mezarlığı
    Şeyh Lütfullah Cami Haziresi
    Zağnos Paşa ile Mezarlığı (Zağnos Paşa Cami Haziresi)
    Hıristiyan Rum Mezarlığı
    Ermeni Mezarlığı

    Kaynaklar:


 
        Önsöz

    Genel olarak nerede bir yatır varsa onun etrafında mutlaka bir mezar bulunmaktadır.
Bu çalışma sırasında faydalandığım kitap, dergi ve türbe ve yatırların kitabelerinde yazılı olanları aynen yazdım. Diğer yandan ilgili kişilerin anlattıklarını da aynı şekilde hiçbir değişiklik ve yorum yapmadan aynen yazdım. Amacım bu konularla ilgili bilgileri doğru ve yorumsuz bir şekilde paylaşmaktır. İlgili kişilerin şahısları, özel hayatları ile mal ve mülkleri ile hiçbir değerlendirmede de bulunmadım. Buna hakkım ve yetkim olmadığını da düşündüm.
    İnsanlar dede ve yatırlara niçin giderler ve buralarda neler yaparlar? Aşağıda görüleceği gibi insanımız içinden çıkmadığı, altından kalkamadığı işlerin yoluna girmesi, hastalıklarının iyileşmesi, başına gelen felaket ve belaları halli, hayattan beklentilerinin yerine gelmesi, çaresizliklerine çözüm bulmak için vb.
     Ancak ilginç olan genelde bu konularla ilgili genelde hiçbir şey yapmayanlar, bunları dede ve yatırlara havale etmektedirler..
    Her ne kadar bazı türbe ve yatırların duvarlarında mesela Ballıca Sultan, Üçpınarlıoğlu ve Kız Dedesi Türbesinde şu uyarılar yer almakta ise de:

    Ziyaretçilerin Dikkatine
      İslam Dinine Göre Türbe ve Yatırlarda:

    1) Adak adanmaz
    2) Kurban kesilmez
    3) Mum yakılmaz
    4) Bez, çaput bağlanmaz, 
    5) Taş, para yapıştırılmaz
    6) Eğilerek ve sürünerek girilmez
    7) Para atılmaz
    8) Yenilecek –içilecek- şeyler bırakılmaz
    9) El, yüz sürülmez
    10) Türbe ve yatırlardan medet ve şifa umulmaz
    11) Türbe ve yatırların etrafında dönülmez
    12) Türbe ve yatırların içinde yatılmaz                                                                             Yazmakta ise de insanımız öteden beri bilerek veya bilmeyerek yapılan bu iş ve davranışlardan vazgeçmiş değildir. Medyadan gördüğümüz kadarı ile kişiler türbelerin etrafında oynadılar ve:                                                                                         “Al sana göbek,
    Ver bana bebek” diyenler oldu!                                                                                  Hele 15 Temmuz 2016 “FETÖ DARBE GİRİŞİMİNİN önderi ve elebaşı ile müritleri arasındaki ilişkiler ve davranışlar –ellerini yüzlerini sildiği peçeteler, havlular, kullandığı tespih sarık vb- verilen değer ve uygulamalar. İnsanın gönlünü, midesini bulandırmıştır. 
    Medyadan ve devlet yetkililerinin beyanlarından öğrendiğimiz kadarı ile bu olayda 250 şehidimiz, 2196 gazimiz var. Canlar nasıl geri gelecek? Para ile pulla değeri ölçülebilir mi?
    Bu olayda görevden alınan sadece pilotların devlete maliyetinin İstanbul boğazı üzerindeki üç köprümüzün -15 Temmuz Şehitler, Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim, Osmangazi - ve Avrasya tünelini yapacak kadar olduğu hesaplanmaktadır. 
    Bu hain girişim bütün yönleriyle incelense, bir araştırma yapılsa karşımıza hangi sonuçlar çıkar? Allah bu milleti iç ve dış düşmanların şerlerinden korusun.
    Bu devletin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk:                                                                     “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” “T.C. Şeyhler, dervişler ve müritler ülkesi olamaz” diyor.
    Yine 10. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel de:                                                                     “Şıh, Şeyh uçmaz müritleri uçurur” diyordu. 
                                                    Aile ortamından başlayarak insanımız çağın şartlarına göre çok iyi yetiştirilmelidir. Bu millet, maddi ve manevi değer yargıları ile doğru düzgün tanıştırılmalı, insanımız dini, milli ve ilmi konularda şuurlandırılmalıdır. Bu konuda en çok görev Milli Eğitim Bakanlığı’mızla dolayısı ile öğretmenlerimizle, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Müftü, Vaiz, İmam ve müezzinlere çok ve dikkatli görevler düşmektedir.

    Nitekim Atatürk:                                                                                 “Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” demiştir.      

    İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
    Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde.

        Lafzı muhkem yalnız anlaşılan, Kuran’ın 
        Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın 

    Ya açar Nazm-ı celilin, bakarız yaprağına;
    Yahut üfle geçeriz bir ölünün toprağına.
  
        “İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin. 
        Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”

     Çalış dedikçe şeriat çalışmadın durdun,
    Onun hesabına bir de hurafe uydurdun,

        Sonunda bir de tevekkül soktun araya,
        Zavallı dini çevirdin maskaraya.”
    
    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma öyle ya, Mevla ecir-i hâsın iken (,,, hizmetçi iken)
    
        Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini
        Birer, birer oku tekmil edince defterini;

Bütün o işleri Rabbin görür, vazifesidir…
Yükün hafifledi… Şimdi sen doğru kahveye gir!
        
        Yer çalışsın, gök çalışsın sen sıkılmazsan otur!
        Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur’

    “Kader” senin dediğin yolda şer’a bühtandır;
    Tevekkülün, hele, hüsran içinde hüsrandır.

        O iman kuvvet ihzarıyla emretmişti… Lakin biz.
        “Tevekkül” deyip yattık da kaldık böyle en aciz!

Mehmet Akif Ersoy  
                    
    Günümüz insanı da maalesef işlerini özellikle cemaat ve tarikat başkanları ve yetkililerine bırakmış! Onların ipine, eteğine yapışarak hem dünyalıklarını hem de ahretliklerini kazanacaklarını beklemektedirler.                        Yatırlar, dedeler ve mezarlar genelde yüksek yerler de ve ağaçlık bölgelerde bulunurlar. Nerede bir yatır dede varsa orada bir mezarlığa ve bir çeşme veya kuyuya rastlamak mümkün; yine nerede bir mezarlık varsa orada da bir yatıra rastlamak mümkündür.    Bu çalışma eskilsizdir, mükemmeldir diyemem. Mutlaka eksiklerimiz yanlışlarımız vardır. Bu çalışma sırasında elde ettiğim bilgileri ve görüşme yaptığım kişilerin anlattıklarını aynen yazdım. Bunlar ışığında ortaya çıkanlar konusunda kişilerin özel hayatları, mal ve mülkleri ile herhangi bir yorum yapmadım. Buna da hakkım ve yetkim olmadığı kanaatindeyim.                                             Bu çalışma sırasında bana çalışma ortamı ve imkânını sağlayan sevgili eşim Fatma Bozkurt’la yardımlarını esirgemeyen Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Kent Arşivi çalışanları Faruk Öncü ve Aydın Çiçeğe, fotoğrafların ilgili yerlere yerleştirilmesini gerçekleştiren eski komşum ve dostum Sezai Ahmet Hüseyin’le, On Sigorta sahibi Taner Işık ve çalışanlarına teşekkürü bir borç bilirim. 

                                                                                                                                                            GİRİŞ                                        Yatır                                            Harman sonunda ambarlarını zahire ile doldurup, kilerlerine pastırmalarını, avlularına odunlarını istif eden halk, hükümet konağının altındaki sıra kahvelere toplanır, gevezelik ederek kışı tasasızca karşılarlardı.                                Yenecek ve yakacak ne lazımsa Eylül içinde hazırlamak, soğuk havalara kaygısızca bir düşünce, rahat bir yürekle girmek memleketin geleneğiydi. “Etlik” dedikleri bu iş kırk gün devam eder. Kırk gün kasabadaki peri dev masallarındaki şehzade düğünlerini andıran bir hazırlıktır giderdi. Bacaların boğula, tıkana tüttüğü, kazanların taşa, köpüre kaynadığı, evlerin sucuk dizileriyle çepeçevre donandığı bu gürültülü, telaşlı günlerin arkasından ortalığa, hemen, güz yağmurlarıyla birlikte derin bir uyuşukluk çökerdi.
Artık satır sesleriyle, değirmen taşlarının uğultusu diner, baltaların çalışması başlardı. Dolu ambarları ve tavana kadar yetmiş odunluklarıyla vücutlarının, ocaklarının yiyeceğini hazırlamış olan bu halk, kahvelere dolarak vakitlerini nargile höpürdeterek öksürükler, tıksırıklarla sık, sık kesintiye uğrayan anlamsız sohbetlere dalmakla geçirirlerdi.
Dışarıda ister kış bir sonbahar gibi ılık geçsin. Aralık, Ocak ayları içinde kızılcıklar sapsarı donanıp asmalar filiz versin; ister kar adam boyu yığılıp yolları örtsün. Fırtınalar telgraf direklerini devirip kasabanın dünya ile ilgisini kessin. Onlar iri saç sobaların nar gibi kızardığı kahvelerde toplanarak, ocaklarında kütükler alevlenen yer odalarında hindi doldurup birbirlerine ziyafetler çekerek kendi evlerinde kaygısız yaşarlar, öz sınırlarından ötesini düşünmezlerdi.
Ama bu yıl çoktan beri başlayan odun sıkıntısı, artık kıtlık derecesini bulmuştu. Sobaların kızaracağı, odunların parlayacağı şüpheliydi. Çünkü girdiği köyde boynuzlu bir çift hayvan bile koymayan yaman bir veba, bu yöreyi eli böğründe bırakmış. Her şeyi yüzükoyun sermişti. On sekiz saat ötedeki ormanlardan kasabaya odun indirecek acar öküzler nerede? Derileri tulum, kemikleri tarlaların çevresinde çit olmuştu. Savaşa rastlayan bu yılda aslında delikanlılar da azalmış, köyler boşalmıştı. Eşeklerin sırtına beş on, çürük dal vuran kadınlar, eskiden bir arabaya istedikleri parayı alamayınca satmıyorlardı. Daha kimse odununu alamamış, bir çare bulamamıştı.   
Bu yıl odun kıtlığı çok can yakacak, çok ocak söndürecekti.
İki sene için peşin para ile kiraladığı hamamı, yakacak bulamadığı için kapatmak zorunda kalan İlistir Nuri:                                        -“Ah şu Maslak’taki orman! .. Ne etsek de köylüyü kandırsak? Kasabaya dört saat… Benim hamama da yeter sizin evlere de!...”                                Diye ikide birde söyleniyor, bir yol gösteriyorsa da kimse yanaşmıyor, kimse bunun çıkar yol olduğuna inanmıyordu.                                Çünkü içinde bir YATIR, yani bir mezar, bir evliya vardı ve manevi silahlarıyla bu ormanı hükümetin korucularından ve yasaklarından daha iyi koruyordu. Bir dal kopmamış, ufak bir kütüğüne bir balta dokunmamıştı. Dalların ağaçlarla örtülü olduğu bereket zamanlardan yadigâr kalmış; çıplak tepeler, kayalı yamaçlar arasında gözleri dinlendiren yayvan gölgesiyle bütün ovaya bir şirinlik vermişti. Yanındaki köy halkı Maslaklılar, iki gün öteden odun getirir, tezek kurutur, saman yakar, yatırın yurtluğuna dokunmayı aklından bile geçirmezdi. Mescidin minberini yakmakla bu ormanın ağacını baltalamak arasında bir fark görmüyorlardı. Hele biri, bir yabancı dokunsun alimallah, hükümet zindana atacak olsa bile parçalarlardı.
Bu, küçük bir çam ormanı idi. Yazın kasabanın boğucu sıcağından kaçanlar gelirler, çadır kurarak gölgesinde serin, serin günler geçirirlerdi. Tam ortasında mini, mini bir kaynak yaz kış artıp azalmayan reçine kokulu duru sızıntısıyla bu ziyaretçilere açlık, sağlık verirdi. Suyun yanında dedenin mezarı vardı. Halk özenmiş bezenmiş, çevresine yeşil boyalı bir tahta parmaklık çekmişti. Gül dikmişler, fener de koymuşlardı.
Bir kurtuluş yolu bulamazsa hamam ona tarlalarını sattıracak, İlistir’i batıracaktı. Haftalardan beri yol arıyor, dalgın, dalgın dolaşıyordu. Arkadaşları şakalaşıyorlar: (Onun içini kurt yiyordu.)
-“Şeytanın bilmediğini bilirdin ulan İlistir, şimdiye kadar ormana bir çark çakamadın mı?” diyorlardı.                                            Ekim içinde fırtınalı bir yağmur, iki günde ağaçları yapraklarında soymuş, çevredeki dağların tepelerine kardan beyaz takkeler giydirmişti. Tüten soba boruları, buğulanan camlar, gocuklu insanlarla kasaba kış durumunu almıştı. Herhalde bu yıl kış aman dedirtecekti.
Bu yörelerde, ara sıra, ne devamlı, ne inatçı bir kış olurdu. Bembeyaz, dümdüz ova ortasında kasaba her gün biraz daha gömülerek insana sanki böyle örtüle, ezile, siline, ufala bitecek, bahar gelince eriyen karların içinde bulunmaz olacak duygusu verirdi. Nisan yağmurlarına kadar böyle yarı saklı, yarı canlı ömürle bekleyen kasabanın dolambaç,  dar sokaklarında, dört beş ay hayat, hareket kesilir. Ne kağnılar geçer, ne manda sürüleri dolaşır. Ne at şakırtıları duyulurdu. Yalnız bazı günler bir tabut arkasında mezarlığa yollanan küçük bir kalabalık, karları hışırdatarak, öksüre, öksüre isteksiz konuşmadan geçip giderdi. Sonra gelen sessizlik, karların büsbütün derin, korkunç ettiği bir durgunluk, deniz gibi gelir, bu sisli izi çarçabuk örterdi.
Kasabaya böyle günlerde, bir hayat, biraz can veren bacalardı. Rüzgârın önüne katılarak yassılana uzana, genişliye serpile hareket eden dumanlar uzaktan, bu donmuş ova ortasında kemiklerinin içi titreyen garip yolculara ne keyifli görülürdü. 
Hâlbuki bacalar bu yıl eskisi gibi taşa, taşa tütmeyecek, ocak içleri rüzgârlara karşı meydan okuyarak alevlene, alevlene homurdanmayacaklardı.                     Bir gün Nuri sevinçli bir yüzle kahveden içeri girdi. Oturan halkı, çekmece başındaki mal sahibine şöyle bir çember işaretiyle göstererek:
-“Yap ağalara benden birer kahve!...” 
Dedi. Ne olmuştu. 
-“Hangi dağda domuz öldü de, bu adam insanlara kahve söylüyor. Kaz gelecek yerden tavuk esirgemez!”
Soranlara:
-“Hiç diyordu öyle de battık, böyle de bari arkadaş kazanalım!... Diğerleri şüpheleniyorlar: “Bir iş çevirdi ama nasıl anlasak” diye düşünüyorlardı. (altından çapanoğlu çıkacaktı besbelli.)”
Anlaması uzun sürmedi. Ertesi gün gelen bir haber kahvelerde çalkalandı, halkı dışarı fırlattı. Maslak ormanından hem de yatırın tam ucundan beş at çam kütüğü gelmiş. Doğruca İlistir’in hamamına istif edilmişti’ Duyanlar:
-“Etme be gerçek mi?” Diyerek şaşarak fırlıyorlar. Bakmaya gidiyorlardı.
Haber doğruydu. Külhanın iştahını getirecek kadar çıralı, kalın sağlam kütükler birbirine dayanmış. Çiseyen yağmurun altında yağlı vücutlarından güzel koku salarak bekliyorlardı.
 İlistir kasabanın Pazar yerinde bir sabah Abdi Hocaya rast gelmişti. Abdi Hoca Maslak köyünden aksakallı, yeşil sarıklı, titiz sofu bir adamdı. 
 Elinden tespih, dilinden dua düşmezdi. Halkın büyük bir titizlikle “Çiçek” adını verdikleri frengiyle nefes eder, tütsü yapardı. Zelzele (Deprem) gibi, kolera ve savaş gibi felaketleri haber vermek, kışın şiddetini yazdan, yazın kuraklığını kıştan anlamak gibi ermişlik halleri onu yalnız köyde değil, kazada bile sözü geçen bir mevkie çıkarmıştı. İstanbul zelzelesini aynı gün, aynı saatte dendiğine göre, sanki anlamış, kahvedeki minderli, pöstekili özel köşesinde yarı uykulu yarı kendinden geçmiş sessiz dururken birden:
-“Ah yazık oldu gözüm yere…”                                Diye haykırmıştı. Belki bunu kasabada belediyenin yıktırdığı eski kadı köşkünü hatırlayarak söylemişti. Fakat ertesi günü olayı öğrenen köylüler gezdikleri yerde Abdi hocanın:
-“Aha yazık oldu, gözüm memlekete…”
Dediğini yaymışlardı. Onlar hocalarıyla övünürlerdi. 
İşte İlistir’in rast geldiği Abdi hoca böyle yarı ermiş bir köylüydü. Hemen koşup elinden öptü, boynunu büküp durdu. Hoca bu saygıya karşılık tespihsiz sol eliyle İlistir’in sırtını sıvazladı geçtiler.
Fakat bu rastlayış İlistir’in beyninde hemen bir ışık çaktırdı. Sanki haftalardır kafasının içini çekmez bir ocak gibi dolduran isler, dumanlar sıyrılıp gitti, bir açıklık oldu:
-“Acaba diyordu, kandırabilir miyim?”
Geri döndü, Pazar yerini alt üst ediyor, aranıyordu. Sonunda gördü. Abdi hoca halkın selamlarına yarı buçuk karşılık vererek ilerliyordu. Koştu bir şey söylemek ister gibi önünde durdu. Elleri göğsünde, gözleri yerde, korkar gibi bekliyordu.
-“Ne var İlistir, bir derdin mi var?”  
İlistir, ara sıra, alay olsun diye hocaya:
-“Leylekler esastan hacı olurlar mı?”
-“Domates hınzır eti kadar haram olur mu?” Gibi sorular sorardı. 
-“Ta köye kadar gelip ırmak boyunda bu sene kırağı yağacaksa boş yere bağları belletmiş olmamak için danışmaya geldiğini” söylerdi. 
Fakat bunları o kadar ustalıkla belirsiz yapardı ki hoca kanar, İlistir’i kendi ermişliğine inananların en bağlısı sayardı. Hâlbuki karşılıklı “Kasap et koyun can derdinde” “Akıllı deliye söyletirdi.” 
Bu gün:
-“Söyle bakalım ne danışacaksın?”
Sorusuna karşılık biraz bekledikten, öksürerek zaman kazandıktan sonra anlattı. 
-“Üç gecedir devamlı rüyasında kendisini karanlık bir ormanın içinde kaybolmuş görüyormuş… Ama ne orman? ... Sağına dönüyor ağaçlar önüne kapanıyor. Soluna dönüyor, dallar ayaklarına dolanıyormuş… Kan ter içinde böyle uğraşırken birden karşısında beyaz takkeli, külahlı (arakıyeli,) yeşil cübbeli, nur yüzlü bir ihtiyar karşısına çıkıyor:”
-“Bekle oğlum, Abdi Hoca yakında seni de beni de feraha çıkaracak…” Diyormuş.
Böyle uyanıyor, bakıyormuş ki sabah ezanları okunuyormuş. Merak etmiş kadiri şeyhine uğramış anlatmış! Bir iyi dinledikten sonra:
-“Bunu git bileninden, hocadan sor; elbette Maslak dede, benden senden önce o cennetlik kişinin içine doğmuştur. Yatırlar, karanlık nemli yerlerden, en çok da çam kokusunda hiç hoşlanmazlar. Onlar servi ile gül severler. Eskiden ben Malatya’da dervişken bir ermiş hepimizin rüyasına girer,
-“Ferahlatın beni” diye seslenirdi. Türbesinin etrafındaki ağaçları baltalamadıkça bizi rahat bırakırdı. Belki de bu böyle bir şeydir. “Allahü âlem bissevap… “Ben de üç gecedir aynı rüyayı görüyorum… Gene de Abdi Hoca bilir…
Abdi Hoca şaşalayarak dinliyordu. İlistir zaman kaybetmeden saf bir yüzle hemen sordu:                                                     -“Hocaya da malum olmuş muydu?” Bunu merak ediyordu.
 İlistir Nuri’nin bu yalın, fakat cevap isteyen sorusu karşısında hoca yutkundu; düşündü. Hayır diyemezdi İlistir’e, kadiri şeyhine, belki de daha başkalarına görünen ermişin ona daha önce görülmesi gerekmez miydi? Hem mademki onlara da Abdi Hoca adının adını vererek belirmişti, bilmez, görülmek dal budak salan ormana vuracaktı; hem köylünün çoktandır köylünün şurada burada yapıp gezeceği önemli bir iş, bir ermişlik göstermemişti. Ara sıra kendisinden söz ettirmezse unutulacağı şüphesizdi. Bu uygun bir durumdu, faydalanmalıydı.                                         “Akıllı deliye söyletir.” “Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinir.”    
-“Sen rahat ol oğul. Ben dedenin emrini çoktan aldım.”  Dedi.
Dudaklarından Kelime- Şahadeti, (Tehlili) parmaklarında tespih uzaklaştı. İlistir, sevincinde bastığı yeri görmeyerek koştu. Kahveye kendini attı ve bildiğimiz gibi:
-“Yap ağalara benden bir kahve!” diye haykırdı.
Ertesi günü maslak köylüsü, Abdi Hoca’nın: 
-“Haydi; evlatlar, bize bir görev düştü” başlangıcıyla verdiği emre karşı koymayı akıllarından bile geçirmeden yerine getirmeye koştular. Asırlar görmüş ulu çamlara, dini bir boyun eğmekle ve sevinçle! Baltalarını sallamışlardı. Akşama mezarın etrafında iki dönüm kadar yer açılmıştı.   
Odunun fazlasını satarak türbeye bir lahit yaptırmayı düşünürlerken İlistir iyi yetişmiş, hemen pey sürerek elli at yükünün pazarlığını bitirmişti!  
İşte külhanın önüne yığılan odunları hikâyesi bu idi. fakat bir defa kutsallığı ve ruhaniliği kaybolan mezar artık eski kuvvetini gösterememiş, baltaların saldırısından ormanı kurtaramamıştı. O güzelim çam korusundan üç yıl sonra çıplak tepe ile çıplak bir mezar kalmıştı.
Kaynak bile damlalarını azalta, azalta sonunda bir temmuz içinde kurumuş kaybolmuştu. Sanki o reçine kokulu, parlak suyunu çamların damarlarından çekip çıkarıyor, çamların özünü topluyordu. Hatta Rumeli göçmenleri yeşil permalıklarını da sökmüşlerdi. Bunu duyan Abdi hoca:                                        -“Dünyanın kötülüğü arttı. Maslak dede artık elini bizden çekmek, nam ve nişanını kaybetmek istiyor. Diye uydurmaya kalkışmıştı ama ünü gittikçe azaldığında kulak asan olmadı. Ankara 1916   

Yukarıdaki hikâyede gördüğümüz gibi “Akıllı deliye söyletiyor.” “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmiyor.” “Dalkavuk alığın sırtından geçiniyor.”   
Hâlbuki “Almadan vermek sadece Allah’a mahsustur.” Nitekim:
Kuran’ı Kerim Neml Suresi 40. ayette Allah: “Rabbinin kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur. O, karşılıksız verir” der.
Hele şu ayetlerin meallerini okuduktan sonra şeyhten, şuhtan, türbeden mezardan medet ummak ne iştir.
ARAF    188 “De ki, ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim.” 196 “Zira benim velim, o kitabı indiren Allah'tır. Ve O, salih kullarına sahip çıkar.”
YUNUS 49 “De ki, Ben, Allah'ın dilediğinin dışında kendi kendime ne bir zarar ne bir fayda verebilirim. Her ümmetin bir ECELİ vardır. Ecelleri gelince artık ne bir an geri, ne bir an ileri gidebilirler.”
SEBE'    49  “De ki: Hak geldi, batılın önü de kalmaz, sonu da.” 50 “De ki: Eğer ben yanılırsam, yalnız kendi adıma yanılırım. Ve eğer hidayeti bulmuşsam, bilinmeli ki Rabbimin bana vahiy vermesiyledir. Çünkü O, yakındır, işitir, işittirir.”                    AHKAF 9 “Ey Muhammed! De ki: "Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahiy edilene tabi oluyorum. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”  
Kuran’ı Kerim’de peygamberimiz Hz. Muhammed ile ve ona hitaben ifadeler bunlar iken türbe ve yatırlardan nasıl medet umulur?  
Diğer yandan dikkate değer bir olaya da türbe ve yatırlara kız ve oğlan çocuklar dışında genelde nedense kadınların ve genç kızların gitmesidir.                Aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi özellikle kısmeti açılmayan genç kızlar, çocuğu olmayan kadınlar gibi. Erkeklerin kısmetleri hep açık mı olur? Evli çiftlerin çocuklarının olmamasının veya hep kız çocuklarının olması, erkek çocukların olmaması hep kadınların kusurumudur. Modern tıbbın açıkladığına göre bu kusurlar erkeklerde de olabilir. 
Özellikle Ramazan ayında İstanbul’da “Oruç Dede’ye” gidilip oruç açılıyor, “Telli Dede”ye gidilip dileklerde bulunuluyor. İlgililer ve yetkililer ne yapıyor?
İlgili bölümlerde göreceğiz ama burada türbe ve yatırlardan neler beklenir ve neler yapılır ele almayı uygun bulduk.
Bu çalışma kusursuz değildir. Kaynak göstermek şartıyla uzun alıntılar yapıldı. İlgililerin konunun önemine binaen hoşgörülerine sığınıyorum. 
Çalışmada tuzu bulunan Kent Konseyi görevlisi Faruk Öncü,  Sezai Ahmet Hüseyin ve On Sigorta sahibi Taner Işık ve çalışanlarına ve bana zaman sağlayan sevgili eşim Fatma Bozkurt’a teşekkür ediyorum.
Bu çalışmayı bende emeği olan başta anam, babam, öğretmenlerim ve eşime ithaf ediyorum.    


    Allah, Kuran’ı Kerim’de Kaf Suresi 16. ayette: “Şüphesiz Biz insanı yarattık. Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınım.” Bakara suresi 186. ayette: “Kullarım sana Beni sorduklarında, bilsinler ki Ben onlara yakınım. Bana dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar Benim çağrıma uysunlar ve Bana uysunlar ki doğru yolu bulabilsinler” Hud suresi 61 ayette: “… Rabbin kullarına çok yakındır ve onların dualarını kabul edendir” diyor. Araf Suresi 55. ayette: “Rabbinize gönülden yalvararak ve gizlice dua ediniz. Şüphesiz o haddi aşanları sevmez” Fatiha Suresi 5 ayetinde de “Allah’ım yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz” dediği halde ve aşağıdaki ayetlerde Allah’ın yardımı anlatıldığı halde Müslümanlar niçin ölülerden, türbelerden, yatırlardan ve kerameti kendinden menkul kişilerden yardım isterler.  Yine Allah Kuran’ı Kerimde:            BAKARA 153 “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”                                ARAF    55 “Rabbinize yalvara, yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” 56  “De ki: Allah'tan başka, ilâh olduğunu sandığınız şeyleri çağırın, size yardım etsinler. Onlar, ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de değiştirebilirler.”
İSRA 57 “Onların yalvardıkları da, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar. Ve O'nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur.”    
TEVBE 78 “Allah'ın, onların sırlarını da, fısıltılarını da bilip durduğunu ve Allah'ın bütün bilinmeyenleri bildiğini hâlâ öğrenemediler mi?”    
KAF 16 “Ant olsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.” 17  “Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek zabıt tutarken,” 18 “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapt eden bir melek hazır bulunmasın”      buyuruyor.                                                                                        ALLAH’IN YARDIMI                                Allah Dinine Yardım Edenlere Yardım Edecektir                HAC 40  “Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescitler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izzetlidir. (her şeye galiptir.)”

    Allah Peygamberine Yardım Edecektir
TEVBE 40 “Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu Mekke'den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına "Üzülme, çünkü Allah bizimledir." diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan Allah'ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.”
HAC 14 “Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacak. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” 15 “Allah'ın ona (peygambere) dünyada ve ahrette yardım etmeyeceğini sanan kimse hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra (kendini intihar edip) boğsun da baksın bu hilesi kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi?” 16 “İşte biz onu (Kuran'ı) böylece, apaçık ayetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola eriştirir.”    
AHZAB 56 “Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere yardım (salât) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin.”                                Peygamberlere                        Peygamberleri (Onların İman Etmelerinden) Ümit Kesecek Hale Gelince ve Kendilerinin Yalancı Durumuna Düştüklerini Sanınca;                    YUSUF 108 “De ki: İşte benim yolum budur; basiret üzere Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar (işte böyleyiz). Ben Allah'ı tespih ederim ve ben müşriklerden değilim.” 109 “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de o memleketlerin halkındandı, onlar da kendilerine vahiy verdiğimiz birtakım erkeklerden başkası değillerdi. Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip görmediler mi? Kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar ya! ... Elbette ahret yurdu muttakiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?”                                     YUSUF 110 “Nihayet peygamberleri (onların iman etmelerinden) ümit kesecek hale gelince ve kendilerinin yalancı durumuna düştüklerini sanınca, onlara yardımımız geldi, yetişti; dilediklerimiz kurtarıldı. Suçlular topluluğundan bizim azabımız geri çevrilemez.” 111 “Gerçekten de onların kıssalarında üstün akıllılar için bir ibret vardır. Bu Kuran uydurulmuş herhangi bir söz değildir. Lâkin kendisinden önce gelen kitapların tasdiki her şeyin ayrıntılarıyla açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir.”    “Allah'ın Yardımı Ne Zaman?" Derlerdi. Bak İşte! Gerçekten Allah'ın Yardımı Yakındır.            BAKARA 214 “Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.”            Peygambere ve Müminlere                                ENFAL 63 “Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hâkimdir.”     64 “Ey Peygamber! Sana Allah yetişir, arkandan gelen müminlerle beraber.”     65 “Ey Peygamber! Müminleri cihada teşvik eyle. Eğer sizden sabredecek yirmi kişi olursa iki yüze galip gelirler ve eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar hakkı ve akıbeti düşünmeyen anlayışsız bir kavimdirler.” 66 “Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. O halde sizden sabredecek yüz kişi olursa iki yüz düşmana galip gelirler, sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle iki bin düşmana galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.”     TEVBE 35 “O gün o altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak (onlara): "İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi, şimdi tadın bakalım şu biriktirdiğiniz şeyin tadını!" denilecek.” 36 “Doğrusu, Allah katında ayların sayısı on iki aydır. Gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah yazısında (böyle yazılmıştır). Bunlardan dördü haram aylardır. Bu da doğru olan dinin hükmüdür. Bu sebeple bunlar hakkında nefislerinize haksızlık yapmayınız. Müşrikler size karşı topyekûn savaştıkları gibi siz de onlara karşı topyekûn savaş açın. Ve iyi bilin ki, Allah muttakilerle beraberdir.” 37 “O "Nesi'" (denilen bir haram ayı geciktirmek âdeti), olsa, olsa küfürde fazlalıktır ki, kâfirler onunla şaşırtılır, onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki, Allah'ın haram kıldığının sayısına uydursunlar da Allah'ın haram kıldığını helâl kılsınlar. İşte böylece kendilerine kötü işleri güzel gösterildi. Allah da kâfir olan bir kavmi doğru yola iletmez.” 38 “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda cihada çıkın." denilince olduğunuz yere yığılıp kaldınız. Yoksa ahretten vazgeçip dünya hayatına razı mı oldunuz? Fakat dünya hayatının zevki ahretin yanında ancak pek az bir şeydir.” 39 “Eğer topluca savaşa katılmazsanız, O sizi acı bir azaba uğratır ve yerinize başka bir kavmi getirir ve siz O'na zerrece bir zarar veremezsiniz. Allah'ın her şeye gücü yeter.” 40 “Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, Allah ona yardım eder. Hani o kâfirler, onu Mekke'den çıkardıkları vakit sadece iki kişiden biri iken, ikisi de mağarada bulundukları sırada arkadaşına "Üzülme, çünkü Allah bizimledir." diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan Allah'ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.”     41 “Ey müminler! İster hafif teçhizatla, ister ağırlıklı olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihat edin. Eğer bilirseniz böylesi sizin için daha hayırlıdır.”                             RUM 47 “Ant olsun ki Biz, senden önce birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik de, onlara apaçık delillerle vardılar. Onun üzerine günah işleyenlerden intikam aldık. Müminlere yardım ise, bizim nezdimizde bir hak oldu.”                            Felaket Halinde                                    Biz, Peygamberlerimizi ve İman Edenleri Kurtarırız. İşte Biz Böyleyiz. Müminleri Kurtarmak Üzerimize Düşen Bir Görevdir.                            YUNUS 100 “Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kişinin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını kullanmayanlar üzerine Allah bir uğursuzluk yükler.” 101 “De ki: "Göklerde ve yerde olup bitenlere dikkatle bakın!" Fakat o uyarmalar ve o ayetler, iman etmeyen bir kavme fayda vermez ki!” 102 “Onlar, kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları felaket günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar? De ki, Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerden olacağım.” 103 “Sonra Biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte biz böyleyiz. Müminleri kurtarmak üzerimize düşen bir görevdir.”104 De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimde bir şüpheniz varsa, şunu bilin ki, Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Lâkin sizin de canınızı alacak olan Allah'a taparım. Bana müminlerden olmam emredilmiştir.”105 “Ayrıca yüzünü tevhit dininden ayırma ve sakın müşriklerden olma! (diye emir olundum.)” 106 “Ve Allah'tan başka, sana faydası da, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun.” 107 “Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfünü dilediği kuluna nasip eder. Allah çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.”                                                 Savaşta                                        AL-İ İMRAN 13 “Hiç şüphesiz karşı karşıya gelen iki toplulukta size bir ayet, bir işaret ve ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda savaşıyordu, öbürü de kâfirdi ve karşılarındakini göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da gönderdiği yardımla dilediğini destekliyordu. Gören gözleri olanlar için elbette bunda apaçık bir ibret vardır.”121 “Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.”122 “O zaman içinizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. İnananlar, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.” 123 “Ant olsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir'de yardım etmişti. Allah'tan sakının ki, O'na şükretmiş olasınız.”     124 “O zaman sen müminlere: "Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?" diyordun.” 125 “Evet, sabreder ve (Allah'tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı, nişanlı beş bin melekle yardım eder.” 126  “Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.” 127 “(Allah bu yardımı) inkâr edenlerden bir kısmını kessin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler (diye yaptı.)”128 “Bu işten sana hiçbir şey düşmez. (Allah), ya onların tövbesini kabul eder yahut onlara, zalim olduklarından dolayı azap eder.”             AL-İ İMRAN 160 “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Müminler ancak Allah'a güvenip dayansınlar.”     AL-İ İMRAN 165 “(Bedir'de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhut da) size çarpınca mı: "Bu nereden" dediniz? De ki: "Bu başınıza gelen kendinizdendir". Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” 166 - 167  “İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allah'ın izniyledir. Bu da müminleri belirlemesi ve hem de münafıklık yapanları ayırt etmesi içindir. Ve onlara: "Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz." denilmişti. Onlar ise: "Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik." demişlerdi. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir.” 168 “Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: "Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi" dediler. Onlara de ki: "Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”                    AL-İ İMRAN 173 “İnsanlar onlara: "Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun." dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: "Allah bize yeter. O ne güzel VEKİLDİR.” 174 “Bunun üzerine kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfüyle geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.”175 “(Size o haberi getiren) ancak şeytandır, (sadece) kendi dostlarını korkutabilir. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun.”                         NİSA 45 “Allah sizin düşmanlarınızı çok iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter. Ve yardımcı olarak da Allah yeter.”                                ENFAL 5 “Nitekim Rabbin seni, hak uğruna savaşmak için evinden çıkarmıştı. Oysa Müslümanların bir kısmı o zaman bundan hoşlanmamışlardı.” 6 “Ve gerçek, gün gibi açığa çıktıktan sonra bile seninle münakaşaya devam etmişlerdi; sanki göz göre, göre ölüme sürükleniyorlardı.” 7 “İşte o zaman Allah size iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birini vaat ediyordu ki, sizin olacaktı. Siz ise arzu ediyordunuz ki, şanı ve şerefi olmayan şey (kervan) sizin olsun. Hâlbuki Allah, ayetleriyle hakkı yerine oturtmak ve kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu.” 8 “Ki, hakkın hak olduğunu tanıtsın ve batılı büsbütün yok etsin, varsın o günahkârlar istemesin.” 9  “O vakit siz Rabbinizden yardım diliyordunuz. O da: "Ben işte art arda bin melekle size yardım ediyorum" diye duanızı kabul buyurmuştu.” 10 “Bunu da Allah size sırf bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa zafer ancak Allah katındandır. Gerçekten Allah mutlak galiptir ve hikmet sahibidir.”     11 “O sırada size, yine katından bir güven ve esenlik olmak üzere bir uyku sardırıyordu, sizi temizlemek, şeytanın vesvesesini sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.” 12 “İşte o anda Rabbin meleklere şöyle vahiy ediyordu: Ben sizinle beraberim, müminlere sebat verin. Kâfirlerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunlarının üstüne vurun, parmaklarına, parmaklarına vurun.” 55 “Allah katında kımıldayıp debelenen canlıların en kötüsü, inkâra saplanıp da bir türlü iman etmeyenlerdir. (Enfal 222/Yunus 100/Beyine 6)”                        ENFAL 56 “Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın halde her defasında antlaşmalarını bozarlar ve bundan hiç çekinmezler.” 57 “Bundan dolayı onları harpte yakalarsan, kendilerinden sonrakilere de gözdağı olacak şekilde ağır bir cezaya çarptır, belki ibret alırlar.” 58 “Eğer bir kavmin, sözleşmeye aykırı bir hainlik yapmasından korkarsan, savaştan önce aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah hainleri sevmez.” 59 “O kâfirler ileri geçip kurtulduklarını sanmasınlar. Onlar kesinlikle (bizi) aciz bırakamazlar.” 60 “Siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve cihat için atlar hazırlayın ki, onlarla hem Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını korkutasınız. Allah yolunda her ne harcarsanız onun sevabı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.” 61 “Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol! Ve Allah'a güven. Çünkü işiten ve bilen O' dur.” 62 “Eğer sana hile yapmak isterlerse, muhakkak ki sana Allah yeter. Seni yardımıyla ve müminlerle güçlendirecek olan O'dur.”                                RUM 1 “Elif, Lâm, Mim.” 2 “Rumlar yenildi.” 3 “(Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde onlar, bu yenilgilerinin ardından mutlaka galip geleceklerdir.” 4 “(Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.” 5 “(Bu da) Allah'ın yardımıyla (olacaktır). Allah dilediğine yardım eder, galip kılar. O çok güçlüdür, çok merhamet edicidir.”     6 “Allah'ın vaadi budur. Allah, vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler.”                 AHZAB 9 “Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Hani size ordular gelmişti de üzerlerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular salıvermiştik. Allah ne yaptığınızı görüyordu.” 10 “ O zaman onlar, hem üstünüzden gelmişlerdi, hem aşağı tarafınızdan ve o vakit gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı. Siz Allah'a türlü, türlü zanlarda bulunuyordunuz.” 11 “İşte burada müminler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.”                                                Ahrette Peygambere ve İnananlara                        MÜMİN 51 “Biz peygamberimize ve inananlara hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde (kıyamette) elbette yardım ederiz.” 52 “O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Onlara lanet vardır, onlara yurdun kötüsü (cehennem) vardır.”    FETİH    1 “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.” 2 “Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.”3 “Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.” 4 “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.” 5 “Mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.”                            NASR 1  “Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde,” 2 “Ve insanların dalga, dalga Allah'ın dinine girdiklerini gördüğünde,” 3 “Rabbini överek tesbih et, O'ndan bağışla